Devlet Maaşı Helal mi? İslam’da Kamu Gelirleri, Vergi ve Zalim Yönetici Meselesi

Devlet maaşları helal mi? Kamu çalışanlarının aldığı ücretlerin dini hükmü nedir? Vergi gelirleri, ganimet, zekât ve devlet hazinesinin kaynağı İslam hukukunda nasıl değerlendirilir? Bu yazıda, devlet gelirlerinin meşruiyeti, haram-helal ayrımı ve zalim yöneticiler döneminde devlet malından yararlanmanın hükmü detaylı şekilde ele alınmaktadır.
Devletin verdiği maaş ve bağışları alırken, şu hususları düşünüp değerlendirmek lâzımdır: Bu mal, devletin eline nereden ve nasıl geçmiş ve kendisi bunu almaya hak kazanmış mı? Bu iki hususu iki alt başlıkta inceleyeceğiz. Devletin Gelirleri şunlardır;
1- Kâfirlerden alınan ganimet, fey’, cizye gelirleriyle sulh yapılan mallar;
2- Vârisi bulunmayan miraslar, sahibi bilinmeyen mallar, mütevellisi olmayan vakıflar;
3- İşletmeler;
4- Zekât ve sadakalar.
Gerekli şartlar ve usuller gözetilerek tahsil edilen bu mallar, devletin helâl gelirleridir. Bu gelirlerin dışında, müslümanlardan alınan haraçlar, müsâdare (haciz) malları ve türlü rüşvetler ise, devlet hazinesine girebilen haram mallardır. (Haciz malının haram olması için haczin haksız olması lâzımdır.) İmam Gazali, vergiyi devletin helâl gelirleri arasında saymamıştır. Çünkü onun döneminde devletin vergi almaya ihtiyacı yoktu. Nitekim, zamanımızda da bazı devletler bu durumdadırlar. Fakat, devlet vergi almaya ciddî bir şekilde muhtaç olursa, o zaman ne yapmak lâzımdır? Devletten mi vazgeçilecek, yoksa vergi mi verilecek? Dinimiz devletten vazgeçmeye izin vermediğine göre, mecburen vergi verilecektir. Bir şey hadd-i zatında haram bile olsa, mecburiyet yüzünden helâl olur. Ancak mecburiyetin sınırını iyi tespit etmek ve o sınırı aşmamaya çalışmak lâzımdır. Allahü Teâlâ şöyle buyurmuştur: “ALLAH size ölüyü, kanı, domuz etini ve ALLAH’tan başkası adına kesileni haram kılmıştır. Ancak, çaresiz kalan bir kimse, zulmetmeden ve zaruret miktarını aşmadan bunlardan bir şey yerse, günaha girmez. ALLAH bağışlayıcı ve merhametlidir.” (Bakara, 173)
Devletin malı tamamen helâl veya tamamen haram olduğu durumlarda hüküm bellidir. Çünkü birinci durumda devletin verdiği maaş, bağış ve yardımlar helâldir, ikinci durumda ise, bunlar haramdır. Ancak, umumiyetle devletin malı helâl ve haramların karışımından oluşur. Hâl bu olunca, devletin verdiği maaş ve bağışların helâl olup olmadığı hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı âlimlerin görüşüne göre, haram olduğu kesin olarak bilinmedikçe devletin verdiği mal helâldir. Diğer bazılarının görüşüne göre ise helâl olduğu kesin bir şekilde bilinmedikçe devletin verdiği mal haramdır. Birinci görüşe göre, haram olma zannı malı haram etmez. İkinci görüşe göre ise, helâl olma ümidi malı helâl etmez. Fakat, bize göre, bu iki görüş de aşırıdırlar. Mutedil olan ise, daha önce belirttiğimiz görüştür. Bu görüşe göre, ister devlete, ister ferde ait olsun, bir malın çoğu haram ise, ondan karşılıksız olarak bir şey almak veya herhangi bir şekilde yararlanmak haramdır. Çoğu helâl ise, ondan alınıp yararlanılabilir. Ancak, vera’ ve takva, azı haram olan maldan da sakınmaktır. Sultanlar dönemine yetişen bazı sahâbî ve tabiilerin devlet malına karşı yaklaşımları yumuşak olmuştur.
Örneğin, Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: “Sultanın sana verdiği malı al. Çünkü o sana helâl olan gelirinden verir. Onun gelirinin çoğu helâldir.”
Ebu Zer (ra) şöyle demiştir: “Sultan, yardım olsun diye sana bir mal verirse al. Fakat onu dinine bedel yaparsa alma.”
(Ebu Zer (ra) demek istemiştir ki, sultan sizi susturmak ve kendisine uydurmak için bir mal verirse, onu almayın. Çünkü böyle bir malı alırsanız, artık susarsınız ve sultanın hatalarını görmez, ona nasihat etmez ve doğruyu söylemezsiniz. Bugünlerin deyimiyle, satılmış olursunuz.)
Ebu Hureyre (ra) şöyle demiştir: “Sultan bize kendiliğinden bir şey verirse alırız. Vermezse kendimiz istemeyiz.”
Âbdullah İbni Ömer’inde böyle dediği rivAyet edilmiştir. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (ra) Halife olan Hz. Muaviye’nin kendilerine verdiği devlet yardımını kabul etmişlerdir.
Selman-ı Farisî (ra) şöyle demiştir: “Geliri karışık olan bir devlet memuru veya tüccar dostun sana yemek veya bir mal verdiği zaman kabul et. Çünkü bunun günahı varsa, kendisine aittir.”
İbrahim en-Neha’î (ra) şöyle demiştir: “Devlet için çalışanların emeklerinin karşılığını almaları câizdir.”
Beri tarafta, devlet malına karşı olumsuz tavır koyan sahâbiler ve tabiiler de vardır. Hatta bunların sayısı daha çoktur. Bunların yaklaşımlarını Mesruk’un şu sözünde görüyoruz: “Devlet malı, onu alanları adım adım cehenneme götürür.” Kaldı ki, yumuşak tavır koyanlar da bazı şartları göz önünde tutmuşlardır. Bu şartlar onların bizzat tutumlarında görülmüştür. Bunlar şöyledir:
1- Alınan malın devletin helâl gelir kısmından olması. Bu durumda, sultanın başka haram malının bulunması alana zarar vermez.
2- Devletin gelirinin çoğunun helâl olması. Ashâb döneminde durum böyleydi. Böyle bir durumda, ihtiyaç hâlinde devletten de, fertlerden de yardım almak tartışmasız câizdir.
3- Aldığını fakir ve muhtaçlara dağıtmak. Devletin verdiğini kabul eden bir kısım sahâbiler, örneğin Hz. Aişe ve Âbdullah İbni Ömer böyle yapmışlardır. Bundan dolayı Âbdullah İbni Mübarek şöyle demiştir: “Âbdullah İbni Ömer ve Aişe’nin devlet bağışı almalarını kendilerine mesnet yaparak devletten türlü bağışlar alanlar, onların yaptıklarını yapmıyorlar. Çünkü onlar, aldıklarını fakir ve muhtaçlara dağıtırlardı. Hatta, muhtaçların artması üzerine, bir miktar da borç alırlardı.”
4- Devlet için çalışmak. Devlet için çalışanlar, elbette ki, emeklerinin karşılığını alabilirler. Devletin malında haram bulunması, çalışanların emeklerini etkilemez. Burada tek şart, kendilerine verilen ücret ve maaşın belli olan haram kısımdan verilmemesi ve kendilerinin bunu hak etmeleridir.
Devletin Malını Hak etmek
Devletin malı hakikatte milletin malıdır. Sultan (hükümet) ise, bu malda milletin vekilidir. Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir: “Millet, yetim bir aile gibidir. Ben de bu yetimlerin vekiliyim. Muhtaç olursam, onların malından (devlet hazinesinden) zaruret miktarı yerim. Muhtaç olmazsam, onlara fahrî hizmet ederim.” Durum bu olunca, devletin malından yararlanma hakkına sahip olabilmek için, millete din veya dünya işlerinde yararlı olmak, ya da çaresiz ve muhtaç durumda bulunmak lâzımdır.
Onun için Hz. Ömer (ra) de, devlet malının millet malı olduğunu söylemekle birlikte, onu herkese değil, yukarıda geçen vasıfları taşıyan kimselere vermiştir. Buna göre, âlimler, öğretici ve öğrenciler, câmi görevlileri, ücretsiz çalışan doktorlar, devletin personeli, vatanı savunan ordu mensupları milletin din ve dünyasına sağladıkları yarar ölçüsünde devlet malını hak ederler. Bunların bu malı hak etmeleri için fakir olmaları da şart değildir. Onun için, Kur’ân-ı Kerim’de zekâtı toplayan devlet memurlarına ve düşmanla savaşan askerlere zengin de olsalar, bundan bir miktar verilmesi emredilmiştir.
Soru: Sultan zâlim bir kimse ise, görevden çekilmesi lâzımdır. O kendiliğinden çekilmediği takdirde, onu düşürmek vaciptir. Hâl bu iken, böyle gayr-i meşru (ve fuzulî şâgil) bir sultanın elinden devlet malını almak nasıl câiz olur?
Cevap: Sultanın böyle bir kimse olması, hak edilen malı onun elinden almanın cevazını (câiz oluşunu) olumsuz yönde etkilemez. Çünkü, sultan zâlim de olsa, onu görevde tutan bir kuvvete sahipse ve onu düşürmeye kalkışmak milleti ciddî bir şekilde zarara sokan yaygın bir fitne ve kargaşaya yol açacaksa, onu olduğu yerde bırakmak ve milletle devlet yararına olan işlerde kendisine itâat etmek vaciptir. Nitekim âyet ve hadislerde âmirlere itâat edilmesi emredilmiş ve doğru olan işlerinde yalnız bırakılmaları nehyedilmiştir.
Sultan ve âmirlerde bazı sıfat ve şartların bulunması milletin yararı için gerekli görülmüştür. Bu sebeple, bu kimselerde bu sıfatlar yoktur diyerek milletin zararını netice verecek her hangi bir harekete kalkışmak doğru değildir. Böyle bir hareket, kazanç temin etmek ümidiyle sermayeyi de zayi etmektir. Günümüzde sultan olmak ve tahtta kalmak kuvvete dayanır. Sultanlarla halifeler danışıklı bir oyun içindedirler. Güç sahipleri halifeyi seçerler; halife de onları sultan tayin eder. Fakat durum bu olmasına rağmen, müslümanların zarar görmesine sebep olacak şekilde bunlarla uğraşmak haramdır. Kendileri bu işten çekilmedikçe, meşru olan tasarrufları da geçerlidir.
Soru: Sultan, yukarıda zikredilen sınıfların hepsine mal vermediği takdirde, bazı fertlerin kendilerine verileni almaları câiz midir?
Cevap: Devletin malı miras veya ganimet malı gibi değildir. Onun için bu sonuncu malların bütün müstahakları arasında taksim edilmesi gerekirken, hazineden yapılan yardımda bu şekilde bir taksim şart değildir. Bütün müstahaklara verip vermemek, yardım alan fertlerle değil, sultanın adalet vasfıyla ilgili bir durumdur. Ancak bu fertlerin kendilerine tanınan ayrıcalığı gönüllü olarak reddetmeleri, bir fazilet örneği oluşturur ve bunların kardeşlik ve eşitlik fikrine inandıklarını gösterir.
Zâlim Sultanlarla Muaşeret Etmek
Bil ki, zâlim olan sultan ve avenesiyle ilişki üç şekilde olabilir.
Birincisi, senin onlara gidip gelmendir. Bu, en kötüsüdür.
İkincisi, onların sana gelip gitmeleridir. Bu, öncekinden daha az kötüdür.
Üçüncüsü ise, ne senin onlara gidip gelmen, ne de onların sana gelip gitmelerdir. Bu, en selâmetli olandır.
Allah Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: “Benden sonraki zamanda yalan söyleyen ve zulmeden emirler (sultanlar, devlet yöneticileri) olacaktır. Kim bunların yalanlarını tasdik eder ve zulümlerine yardımcı olursa, o kimsenin benimle ilişkisi kalmaz ve o benim Havuzuma (Kıyâmet günündeki Kevser havuzuna) varmayacaktır.” Allah Rasûlü’ne nisbet edilen sözlerde de şöyle denilmiştir:
“Kim zâlim emirlere buğzetse vebalden (onların günahlarına ortak olma vebalinden) kurtulur; kim onlardan uzak dursa selâmet bulur; kim onlarla beraber onların dünyasına girse o da onlardan olur.”
“Allah Teâlâ’nın en çok buğzettiği bilginler ve âlimler, zâlim emirlere gidip gelenlerdir.”
“Emirlerin iyileri âlimlere gidenlerdir. Âlimlerin kötüleri ise emirlere gidenlerdir.”
“Âlimler, peygamberlerin halk içindeki temsilcileri ve vekilleridir. Fakat bunlar, emirlerle gidip gelirlerse bu temsil ve vekâlet hakkını kaybederler.”
Huzeyfe (ra) şunu söylemiştir: “Emirlerin kapıları fitne kapılarıdır. Bu kapılardan geçenler, zâlimlerin yalanlarını tasdik etmek ve onları hakketmedikleri sıfatlarla övmek durumunda kalırlar. Bu da onların dinini mahveder.”
Ebu Zer (ra) şöyle demiştir: “Sultanlara gidip gelme! Çünkü onlar senin dininden daha fazlasını almadıkça, sana kendi dünyalarından bir şey vermezler.”
Âbdullah İbni Mes’ûd (ra) şunu söylemiştir: “Kişi, zâlim bir sultan veya emir’in yanına dindar olarak girer, onun yanından dinini kaybetmiş olarak çıkar.” Çünkü, onu memnun etmek için zulmünü tasdik eder veya en azından ona hürmet eder ve karşısında ezilip büzülür. Halbuki zulmü tasvip etmek hiçbir suretle câiz olmadığı gibi, zâlimlere hürmet etmek ve tevazu göstermek de büyük bir zarar görmek tehlikesi yoksa câiz değildir.
Bu kişi, ayrıca, bu zâlimlerin yanında bir sürü haram ve gayr-i meşru işlerle de karşılaşır ve susup görmezlikten ve duymazlıktan gelir. Halbuki, bir kötülük görüp de susan ve en azından nefret edip uzaklaşmayan bir kimse, bir yönüyle o kötülüğe ortak olur. Kötülüğe karşı çıkmak ve fiilen müdâhale etmek için gücün yetmemesi Şer’î mazerettir. Ancak, bunun mazeret sayılması için iki şart vardır.
Bunlardan birincisi, kötülüğü görmeye ve onunla karşılaşmaya kendisinin sebep ve talip olmaması, ikincisi de onu görünce kalben rahatsızlık duyup uzaklaşmaktır. Bu itibarla, kötülükleri görüp duymaya kendi iradesiyle talip olan bir kimse için böyle bir mazeret geçerli değildir. Çünkü, güçsüz olduğunu bilen bir kimsenin kötülükleri görmekten uzak durması mümkündür ve bu durumda aynı zamanda vaciptir.
Fudayl İbni İyad (ra) şöyle demiştir: “Kişi, saltanat sahiplerine yakın olduğu ölçüde Allah Teâlâ’dan uzak olur.” Tarih boyunca birçok âlim ve mutasavvıf, zalim yöneticiler karşısında mesafeli durmayı tercih etmiştir. Bu tavrın tarihî örneklerinden biri için Ahmed el-Bedevî Kimdir? Hayatı, Manevî Yolculuğu ve Bedeviyye Tarikatı başlıklı yazımıza bakılabilir.
SIKÇA SORULAN SORULAR
Devlet maaşı almak haram mıdır?
Devlet gelirlerinin çoğu helal kaynaklardan oluşuyorsa ve kişi emeğinin karşılığını alıyorsa maaş caiz görülmüştür.
Vergi gelirleri helal midir?
Zaruret durumunda ve kamu düzeni için alınan vergiler İslam hukukunda farklı görüşlerle değerlendirilmiştir. Zaruret sınırı önemlidir.
Zalim yöneticiden maaş alınır mı?
Eğer kişi emeğinin karşılığını alıyor ve kamuya hizmet ediyorsa, yöneticinin şahsi zulmü maaşın hükmünü otomatik olarak haram yapmaz.
Devlet malı kimlere verilebilir?
Topluma dini veya dünyevi fayda sağlayanlar ve ihtiyaç sahipleri devlet malından yararlanabilir.
Bu yazıyı beğendiyseniz, diğer çalışmalarımı da beğenebilirsiniz:
Yorumlar
Yorum Gönder