Mavi Marmara Baskını: Gece Yarısı Operasyonu, Tanıklık ve Hafızanın Yükü

2010 yılında yaşanan Mavi Marmara baskını, modern tarihin en tartışmalı insani yardım müdahalelerinden biri olarak hafızalara kazındı. Uluslararası sularda gerçekleşen operasyon, hem siyasi hem de vicdani boyutlarıyla hâlâ konuşulmaya devam ediyor. Bu yazıda, Mavi Marmara gecesini bir tanığın gözünden; korku, kaos ve insanlık sınavı ekseninde ele alıyoruz.
Geceydi.
Öyle karanlık bir geceydi ki, deniz gökyüzüne karışmıştı. Ufuk yoktu. Nerede deniz bitiyor, nerede gök başlıyordu, ayırt etmek imkânsızdı. Mavi Marmara ağır ağır ilerliyordu; sanki acele etmek istemiyordu. Sanki nereye gittiğini biliyor ama varacağı yere ulaşamayacağını hissediyordu.
Güvertede insanlar vardı. Kimisi sırtını metal korkuluklara dayamıştı, kimisi yere serdiği ince bir battaniyeye uzanmıştı. Uyuyanlar vardı… ama bu, gerçek bir uyku değildi. Gözler kapalıydı ama kalpler uyanıktı. Çünkü insan, bir şey olacakmış gibi hissedince uyuyamaz.
Bir adam sessizce dua ediyordu. Dudakları kıpırdıyor ama sesi çıkmıyordu. Yanında oturan genç, cebinden buruşmuş bir fotoğraf çıkarmış, karanlıkta bakmaya çalışıyordu. Fotoğraftaki yüz belirsizdi; ama o bakıştan belliydi, orada olmayan biri çok yakındı.
Gemide silah yoktu. Gemide öfke yoktu. Gemide sadece inatla taşınan bir umut vardı.
Sessizliğin Parçalandığı An
Sonra…
Önce çok uzaktan bir ses geldi. Bir uğultu. Ne denizin sesi, ne rüzgârın. İnsanın içini tırmalayan bir mekanik ses. Birileri başını kaldırdı. Birileri ayağa kalktı. “Bir şey geliyor” dedi biri.
Ve o anda gökyüzü yırtıldı.
Helikopterlerin sesi gecenin üzerine çöktü. Kör edici ışıklar bir anda açıldı. Güverte bir anlığına gündüz gibi aydınlandı. İnsanlar ellerini gözlerine götürdü. Kalpler göğüs kafesini zorlamaya başladı.
Bir çığlık duyuldu. Sonra bir çığlık daha. Sonra bağırışlar birbirine karıştı. Yukarıdan halatlar sarktı. Ve o halatlardan silahlı gölgeler inmeye başladı.
Kaos
Her şey birbirine girdi. Kimse ne yapacağını bilmiyordu. Kimse böyle bir şeyi planlamamıştı. Yardım götüren bir gemide, “Ya saldırırlarsa?” diye prova yapılmazdı.
Bir adam elini havaya kaldırdı: “Silahımız yok!” diye bağırdı. Ama sesi helikopterin gürültüsünde boğuldu.
İtiş kakış başladı. Metal zeminde ayaklar kaydı. Birileri düştü. Birileri bir başkasını kaldırmaya çalıştı. O kargaşada insanın en çıplak hâli ortaya çıktı: korku, çaresizlik, ama aynı zamanda başkasını koruma içgüdüsü.
Sonra…
Bir ses.
Silah sesi.
İlk kurşun atıldığında zaman yavaşladı. İnsan beyni inanmak istemez. “Olmaması gereken bir şey oldu” hissi vardır. Ama ikinci kurşun gelir. Üçüncüsü… Ve artık inkâr biter.
Bir adam göğsünü tuttu. Bir başkası dizlerinin üzerine çöktü. Bir kadın çığlık attı; öyle bir çığlık ki, sadece boğazdan değil, içten kopmuştu. Kan, güverteye yayıldı. Denizin tuzu, metalin soğuğu ve barut kokusu birbirine karıştı.
İnsanlık Sınavı
Yaralıları taşımaya çalışanlar vardı. “Dayan, dayan” diyen sesler… Ama bazı bedenler artık cevap vermiyordu.
Bir adam yerde yatıyordu. Gözleri açıktı. Gökyüzüne bakıyordu. Helikopterin ışığı yüzünden geçip gidiyordu. O an ne düşündüğünü kimse bilmiyor. Belki evini. Belki annesini. Belki de “Buna değer miydi?” sorusunu.
Zaman anlamını yitirdi. Dakikalar mı geçti, saniyeler mi, kimse bilmiyor.
Sonunda silah sesleri kesildi.
Ama sessizlik… O sessizlik, insanın kulaklarını çınlatan cinstendi.
Sonrası
Güvertede kalanlar vardı. Ve kalamayanlar…
Bazıları ağlıyordu. Sessizce. Bazıları donup kalmıştı. Bazıları hâlâ bir şey yapması gerektiğini düşünüyor ama ne yapacağını bilmiyordu.
Gemi yön değiştirdi. Gazze’ye doğru değil. Başka bir yöne.
O gece, deniz her şeyi gördü. Ama deniz konuşmaz. Konuşan, geride kalanların hafızası oldu.
Hafızanın Yükü
Ben o gemiden sağ çıktım.
Ama bazen emin değilim… Gerçekten sağ çıktım mı?
Aradan yıllar geçti. Takvim yaprakları değişti, haberler eskidi, insanlar başka acılara alıştı. Ama ben ne zaman geceleri uyanırsam, o güvertedeyim hâlâ. Metal zeminin soğuğu sırtımda, denizin tuzu dudaklarımda, kulaklarımda hiç dinmeyen bir uğultu…
O gece uyumuyordum. Zaten kim gerçekten uyuyabilir ki? Gözlerim kapalıydı belki ama içimde bir huzursuzluk vardı. Kalbim “Hazır ol” diyordu ama neye hazır olmam gerektiğini bilmiyordum.
Sonra o ses geldi. Önce uzak, sonra daha yakın. Ve bir anda göğsümün içine çöken o korku. Helikopterlerin sesi. Işıklar üzerimize düştüğünde elimle yüzümü kapattım. Gözlerim yandı. Kalbim deli gibi atıyordu. Ayağa kalktım. Herkesin yüzünde aynı ifade vardı: “Bu olmamalı.”
Ama oldu.
Silahlı gölgeler indi. “Bizde silah yok” diye bağırmak istedim. Belki bağırdım da… Hatırlamıyorum.
Bir çığlık. Bir düşme. Sonra silah sesi.
İlk kurşunu duyduğumda dizlerim titredi. Gerçekle yüzleşmek, bazen kurşundan daha acı verir.
Birinin yere düştüğünü gördüm. Yanına koştum. Gözleri açıktı. Adını bilmiyordum ama yüzünü unutamam. O bakışta korku yoktu. Şaşkınlık vardı. Elimi göğsüne bastırdım. Kan durmuyordu. “Dayan” dedim. Belki kendime diyordum.
Etraf cehennem gibiydi. Ama bir yandan da garip bir sessizlik vardı. Travma böyle bir şeymiş meğer.
Bir an için ölümü düşündüm. Ama korkarak değil. Yarım kalmışlıkla. Annem geldi aklıma. “Şimdi bu haberi alsa ne olur?” dedim. O düşünce, kurşundan daha çok yaktı.
Hatırlamak
Silah sesleri kesildi. Ama içimdeki gürültü dinmedi. Gemi durmuş gibiydi ama zaman akıyordu. Yerde yatanlara baktım. Bazıları hâlâ sıcaktı. Bazıları soğumaya başlamıştı. O soğukluk, hayatım boyunca elimden gitmeyecek.
Bizi topladılar. Başımız eğikti. Kimse konuşmuyordu. Gemi yön değiştirdi. Deniz aynıydı ama biz artık başka bir yere gidiyorduk.
O an anladım: Biz Gazze’ye gidememiştik. Ama Gazze bize gelmişti. Acısıyla, çaresizliğiyle, kaybıyla.
Ben hayattaydım. Ama o geceden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Kalabalıkta bir helikopter sesi duyduğumda içim sıkışıyor. Gece denize baksam, gözlerim doluyor. Bazen birinin nefesini dinleyerek uyumaya çalışıyorum. Çünkü o gemide öğrendiğim bir şey var:
İnsan, bir başkasının nefesini duyduğu sürece hayata tutunuyor.
Ben sağ çıktım.
Ama bazı geceler… keşke bu kadar hatırlamasaydım diyorum.
Ve sonra utanıyorum.
Çünkü hatırlamak, geride kalanlara borcum.
Ve Şimdi…
Kalem duruyor.
Söz yavaşlıyor.
Çünkü artık anlatmak değil, susarak anmak gerekiyor.
O güvertede kalan isimler var.
Ama onlar sadece birer isim değildi.
Bir annenin oğlu, bir çocuğun babası, bir evin ışığıydılar:
- Cevdet Kılıçlar
- Çetin Topçuoğlu
- Furkan Doğan
- İbrahim Bilgen
- Necdet Yıldırım
- Ali Haydar Bengi
- Fehmi Yıldırım
- Hasan Hüseyin Can
- Mehmet Nuri Aydın
- Ve günlerce yaşamla ölüm arasında tutunup sonra aramızdan ayrılan: Ahmet Polat
Onlar o gece geri dönemediler.
Ama adları döndü.
Hafızalara, dualara, vicdanlara…
Deniz sustu belki.
Dünya başka gündemlere döndü.
Ama bazı geceler hâlâ aynı soru yankılanıyor içimizde:
“Bu kadar can, bu kadar sessizlik için miydi?”
Bizim payımıza düşen:
Unutmamak.
Unutturmamak.
Toplumsal hafızanın nasıl şekillendiğini ve bastırılmaya çalışıldığını anlamak isteyenler için Başörtüsü Yasağı ve Toplumsal Hafıza: “Ağlama Karanfil” Üzerinden Bir Özgürlük Okuması yazımız bu konuya farklı bir pencereden bakıyor.
Ve her anıldıklarında kalbimizi biraz daha açık tutmak.
Allah’tan hepsine rahmet diliyorum.
Mekânları cennet olsun.
Geride kalanlara sabır…
Bize de onların adını hak edecek bir insanlık nasip olsun.
Çünkü bazı insanlar ölmez.
İsim olurlar.
Ve isimler,
vicdan yaşadığı sürece yaşamaya devam eder.
SIKÇA SORULAN SORULAR
Mavi Marmara olayı ne zaman gerçekleşti?
31 Mayıs 2010 tarihinde, Gazze’ye insani yardım götüren gemiye gece yarısı operasyon düzenlendi.
Operasyon uluslararası sularda mı gerçekleşti?
Olayın uluslararası sularda gerçekleştiği yönünde yaygın uluslararası raporlar bulunmaktadır.
Mavi Marmara neden yola çıkmıştı?
Gazze’ye insani yardım ulaştırmak amacıyla yola çıkan bir yardım filosunun parçasıydı.
Olayın uluslararası etkisi ne oldu?
Birçok ülkede diplomatik kriz yaşandı ve olay uluslararası hukuk açısından tartışmalara yol açtı.
Bu yazıyı beğendiyseniz, diğer çalışmalarımı da beğenebilirsiniz:
Yorumlar
Yorum Gönder