Édouard Levé Kimdir? İntihar Kitabını Yazan Yazarın Trajik Hayatı
"Hayatın boyunca kendini anlattın. Parça parça. Cümle cümle. Fotoğraf fotoğraf.
Ve sonunda, susmayı seçtiğinde, herkes seni anlamaya başladı."
Levé
Bir Çekimserliğin Portresi
1 Ocak 1965 — 15 Ekim 2007
Paris'in zengin banliyösü Neuilly-sur-Seine'de doğdu. Yeni yılın ilk günü. Sanki dünya ona "gel, seni bekliyorduk" demişti. Ama o hiçbir zaman tam olarak inanmadı buna.
Gérard Levé'nin ikinci çocuğuydu. Orta sınıfın rahat koltuklarında büyüdü. Paris'in kültürel sıcaklığı etrafını sarmıştı. Her şey vardı.
Ve yine de… Bir şey eksikti.
Ne olduğunu sormadı kimse. Belki de sormak istemediler. Autoportrait'de yazdığı gibi, annesine "seni seviyorum" demekte zorlandığını ima etti. Bazı kelimeler insana çok ağır gelir. Üç kelime. Bir ömür.
Büyüdü. Herkes gibi büyüdü. İş dünyasının kapılarını açacak prestijli bir okula gitti — ESSEC. Takım elbise giydi. Toplantılara girdi. Masa başına oturdu. Ama her sabah, o masaya otururken, içinde bir şeyin yanlış gittiğini hissetti.
Sanat.
O kelime kafasında duruyordu. Çağırıyordu onu.
1991'de iş dünyasını bıraktı ve sanata geçti. Kararını açıklamadı. Açıklamasına gerek yoktu. Zaten kimse anlamayacaktı.
Paris'teki atölyesinde soyut tablolar yaptı. Yıllar geçti. Tuvaller birikti. Ve sonra bir gün, Hindistan'a gitti. İki ay. Uzun bir sessizlik. Hindistan'dan döndüğünde resimlerinin büyük bölümünü yok etti.
Kimse sormadı neden. O da söylemedi. Ama daha sonra, bir kitabında fısıldadı:
"Onlara bakmaktan yorulduğum için mi, yoksa yer darlığı yüzünden mi yaktım, bilmiyorum. Ama yaktığımda büyük bir rahatlama hissettim."
Yakma. Silme. Yeniden Başlama.
Hindistan'dan döndükten sonra fotoğraf makinesini eline aldı. Kendini yeniden icat etti: Kavramsal bir fotoğrafçı olarak.
Erken dönem çalışmalarından birinde telefon rehberini karıştırdı. Yves Klein, André Breton, Georges Bataille… Bu büyük isimleri taşıyan, ama onları hiç tanımayan sıradan insanları aradı. Onları fotoğrafladı.
Düşünün. Büyük bir sanatçının adını taşıyan, ama onu hiç tanımayan biri. Aynı isim. Bambaşka bir hayat. Édouard bunu seviyor olmalıydı. Kimlik denen şeyin ne kadar ince, ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyordu bu.
Ben kimim? Adım mı benim? Yüzüm mü? Yoksa hiçbiri mi?
Sonra Amerika'ya gitti. ABD'nin kalbindeki kasabaları fotoğrafladı. Ama sıradan kasabalar değil bunlar: Paris (Texas), Baghdad (Arizona), Berlin (Pennsylvania)… Hepsi Amerika'nın içinde. Büyük şehirlerin adını taşıyan küçük, ıssız, unutulmuş yerler.
Boş gökyüzleri. Issız caddeler. Mezarlıklar ve savaş anıtları.
Sanki harita yanlış çizilmişti. Sanki dünya başka türlü olabilirdi, ama olmamıştı. Édouard bu boşluğu görüyordu. Ve fotoğraflıyordu.
2002'de ilk kitabını yayımladı. Oeuvres (Yapıtlar). İçinde hiç gerçekleştirmediği 533 kavramsal sanat projesinin listesi vardı. Bir fotoğraf projesi, bir film fikri, bir ses enstalasyonu… Hepsi kafasında tamamlanmıştı. Ama hiçbiri hayata geçirilmemişti.
Hayata geçirilmemiş şeylerin kitabı.
Belki de bu onun en dürüst portresiydi. İçinde ne kadar çok şey olduğunun, ama dünyaya ne kadar az sığdığının.
Sessizliğin İçindeki Ses
Sonra Autoportrait (Otoportre) geldi. 2005.
Bir kitap. Ama ne kitap. Tek bir paragraf. Yüz on iki sayfa. Ve aralarında hiç boşluk bırakmadan sıralanmış cümleler. Her biri bir gerçek. Her biri bir Édouard parçası.
"Yüksek katlarda daha iyi hissediyorum."
"Sağ bacağım sol bacağımdan yarım santimetre uzun."
"12-13 yaşlarında her gece Bill Evans'ın Alone'unu dinleyerek uyudum."
Ve sonra, sayfaların derinliklerine saklanmış, neredeyse fark edilmeyecek bir cümle:
"Bir kez intihara teşebbüs ettim. Dört kez daha denemedim, ama istedim."
Öyle geçti. Hemen ardından başka bir cümle geldi. Sanki söylemişti, olmuştu. Ama kimse tam anlamadı o an ne kadar ağır düştüğünü sayfaya.
Ekim.
Bir sabah editörünü aradı. "Yeni bir kitap bitirdim" dedi. "Getireyim mi?"
Kitabın adı Suicide'dı.
İntihar.
Kitap, yıllar önce intihar etmiş bir çocukluk arkadaşına yazılmış bir şeydi. İkinci şahıs anlatımıyla. "Sen." Her cümle "sen" ile başlıyordu. Sanki Levé, aynada kendine bakıyor gibiydi. "Ben" yerine "sen" diyordu, ama ikisi de aynı kişiydi.
El yazmasını editörüne teslim etti. Ve on gün sonra, 15 Ekim 2007'de, Paris'teki dairesinde kendini astı.
On gün.
Kitabı teslim etmişti. Geriye bir tek şey kalmıştı.
42 yaşındaydı.
Sonrası
Kitap yayımlandı. Dünya onu okudu. Eleştirmenler "olağanüstü" dediler, "asla unutulmayacak" dediler.
Ama Édouard duyamadı bunları.
Artık onu tanıyan herkes hayatını ölümünden başlatıyordu. Kimse "Édouard çocukken ne severdi?" diye sormuyordu. Herkes "nasıl öldü?" diye soruyordu.
Tıpkı kitabında yazdığı gibi:
"Senden bahseden herkes, ölümünle başlatıyor hayatını. Ne tuhaf, değil mi? Son jest, biyografini tersyüz etti."
— Édouard Levé, Suicide (İntihar)
Eserleri
Oeuvres → Yapıtlar — 2002
Gerçekleştirilmemiş 533 sanat projesinin listesi — Türkçeye çevrilmedi
Journal → Günlük — 2004
İsimsiz, kişisiz bir haber günlüğü — Türkçeye çevrilmedi
Autoportrait → Otoportre — 2005
Tek paragraf, 112 sayfa — Sel Yayıncılık
Suicide → İntihar — 2008
Ölümünden sonra yayımlanan son kitabı — Sel Yayıncılık, 2014
Fotoğraf serileri:
Homonymes (Eş Adlılar) · Angoisse (Kaygı) · Amérique (Amerika) · Pornographie (Pornografi) · Fictions (Kurgular)
Hepsi aynı soruyu soruyordu: Ben neredeyim? Kimim ben?
"Hayatın boyunca seni tanımadım,
ama ölümünle seni anladım."
Bu yazıyı beğendiyseniz, diğer çalışmalarımı da beğenebilirsiniz:
👉 Medium profilim
👉 Substack profilim
👉 İngilizce bloğum

Yorumlar
Yorum Gönder